Yazı

Başka Türlü Olabilir mi?

Eylül 5, 2026

Biz oldukça iç içe bir aileydik. Annemin işi olduğu günlerde beni teyzemin kızlarına bırakırdı; onlar yaşadığımız ilçenin tek terzisiydi. O günleri çok severdim. Bütün bir günü kumaşların, renklerin ve yeni dikilmiş kıyafetlerin arasında geçirir, durmadan soru sorardım.

“Neden bu kumaşı seçtiler?”

“Bu kıyafet başka bir kumaştan olmaz mıydı?”

“Neden bu renk bu modelle eşleşiyor?”

Yıllar sonra, özel yetenekli çocuklar üzerine çalışmaya başladığımda o günleri yeniden hatırladım. Ve ilk kez, sorduğum şeyin aslında ne olduğunu fark ettim. Benim “neden”lerim çoğu zaman bir şeyin neden öyle olduğuyla ilgili değildi. Başka türlü olup olamayacağıyla ilgiliydi.

— i —

Bu ikisi aynı kelimeyle başlıyor ama çok farklı yerlere gidiyor.

“Neden bu kumaş?” sorusunun ilk okunuşu bir bilgi talebi. Bir gerekçesi var; öğreniyorsunuz ve soru kapanıyor. Ama ikinci okunuşunda başka bir şey oluyor: Çocuk, önündekini tek seçenek olmaktan çıkarıyor. “Böyle” ile “böyle olmak zorunda” arasına küçük bir mesafe koyuyor.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o sorularda yalnızca merak olmadığını düşünüyorum. Bana gösterilen seçeneği olduğu gibi kabul etmek yerine, zihnimde hemen bir ikincisini kuruyordum:

Peki başka türlü olsaydı?

Terzi atölyesinde yaptığım biraz buydu sanırım. Bir kıyafeti beğenirken aynı anda başka bir kumaşla nasıl görüneceğini düşünmek; bir rengi görüp yanına başka bir renk koymak; yapılmış olana bakarken yapılabilecek olanı da hayal etmek.

Merak, bir şeyi öğrenme isteği değil; onun başka türlü olabileceğini fark etme cesaretidir.

— ii —

Bugün Konya İl Millî Eğitim Müdürlüğü AR-GE biriminde çalışıyor; araştırmalarımın önemli bir bölümünü özel yetenekli çocuklarla yürütüyorum. Bir yandan çocuklarla aynı masada oturuyor, diğer yandan o masada olan biteni araştırmalarla ve verilerle anlamaya çalışıyorum.

Uzun süre bunların iki ayrı iş olduğunu sandım.

Değillermiş.

Belki de aynı sorunun iki farklı odasıydılar.

BİLSEM öğrencileriyle yürüttüğüm çalışmalarda zihnime en çok takılan sorulardan biri şuydu:

“Bir çocuğun özel yetenekli olması, onun önüne koyduğumuz her şeyi zaten yapabileceği anlamına mı geliyor?”

Bu soruyu ilk sorduğumda, aslında terzi atölyesindeki çocukla aynı hareketi yaptığımı fark etmemiştim.

Orada kumaşa bakıp “Başka türlü olamaz mıydı?” diye soruyordum.

Burada da aynı şeyi soruyordum; yalnızca karşımdaki artık kumaş değil, bir çocuğun önüne koyduğumuz herhangi bir şeydi.

“Özel yetenekli” etiketi, taşıdığı bütün iyi niyete rağmen sessiz bir varsayımı da beraberinde getirebiliyor:

Bu çocuk zaten yapar.

Etkinlik zorsa iyidir, kolaysa gereksizdir; anlamadıysa ilgilenmemiştir, yapamadıysa yeterince çalışmamıştır…

Oysa özel yeteneklilik bir çocuğun sahip olduğu potansiyel hakkında bize önemli bilgiler verir; bu potansiyelin her koşulda ve kendiliğinden performansa dönüşeceğinin garantisini vermez.

Bir çocuk hakkında verilmiş en olumlu hüküm bile, sorgulanmadığında bir kalıba dönüşebilir.

Bu soruyu sormaya başladıktan sonra kendi işime karşı da biraz daha temkinli oldum. Bir etkinlik hazırlarken artık kendime şunu da soruyorum:

Bunu “nasılsa yapar” diye mi çocuğun önüne koyuyorum, yoksa gerçekten ona yeni bir şey açtığı için mi?

— iii —

Peki bir çocuğun “neden” sorusunu neden bu kadar önemsiyorum?

Çünkü o soru benim için bir zekâ göstergesinden çok bir tutum.

Ve tutumlar kırılgan.

Bir çocuk “neden?” diye sorduğunda aslında iki şeyi aynı anda test ediyor olabilir: Dünyanın açıklanabilir bir yer olup olmadığını ve kendisinin açıklama isteyecek kadar ciddiye alınıp alınmadığını.

Bazen ikinci sorunun cevabı, ilkinden önce geliyor.

“Öyle işte” cevabı dünya hakkında pek bir şey söylemez; ama çocuğa kendi sorusunun değeri hakkında çok şey söyleyebilir.

Bunu öğretmenleri suçlayan bir yerden söylemiyorum. Sınıfın kendi ekonomisi var. Kırk dakika, yirmi beş çocuk, yetiştirilmesi gereken kazanımlar… Bu ekonomide “neden” soruları pahalıdır. Planı bozar, zamanı alır, öğretmeni bazen hazırlıklı olmadığı bir yere götürür.

Ben de yıllarca bu ekonominin içinde çalıştım.

Belki mesele öğretmenin sabırsızlığından çok, eğitim düzeninin meraka ne kadar alan açabildiğiyle ilgilidir.

Yine de bir soruyu ertelemek ile kapatmak arasında büyük bir fark olduğuna inanıyorum.

“Şimdi devam edelim, sonra bunu konuşalım.”

ile

“Öyle işte.”

aynı cevap değildir.

Birincisi soruyu saklar.

İkincisi geri verir.

Ve bir soru yeterince kez geri verildiğinde çocuk belki merak etmeyi bırakmaz; ama merak ettiğini söylemeye değer bulmayı bırakabilir.

Sınıfta gördüğümüz sessizlik de her zaman merakın yokluğu olmayabilir.

Bazen merakın kendini geri çekmiş hâlidir.

— iv —

Bu yüzden yazmaya başlıyorum.

Alanyazın okuyorum, veri topluyorum, analiz yapıyorum, araştırıyorum. Çocuklar için hikâyeler de yazıyorum. İlk bakışta birbirinden oldukça farklı görünen bütün bu işlerin altında ise terzi atölyesinden kalma aynı alışkanlığın olduğunu giderek daha iyi görüyorum:

Bir şeyin başka türlü olup olamayacağını merak etmek.

Burada yazacaklarım da biraz bu alışkanlığın izini sürecek.

Bazen özel yetenekli çocuklarla ilgili bir araştırma bulgusunun peşinden gideceğim. Bazen okuma ve çocuk edebiyatı üzerine düşüneceğim. Bazen bir sınıfta karşılaştığım küçücük bir anı, bazen de yazdığım bir hikâyenin nereden çıktığını anlatacağım.

Belki bazen elimizde yalnızca iyi sorulmuş bir soru olacak.

Terzi atölyesindeki sorularımın tek tek karşılık bulup bulmadığını hatırlamıyorum.

Hatırladığım şey, sormayı sürdürebilmiş olmam.

Bugün araştırma yaparken de çocuklar için hikâyeler yazarken de galiba hâlâ aynı şeyi yapıyorum. Önümde olana bakıp önce:

“Neden böyle?”

diye soruyorum.

Ve hemen ardından çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan ikinci soru geliyor:

“Başka türlü olabilir mi?”

Bu sayfada biraz o ikinci sorunun peşinden gideceğim.

← Geri